vizörümden yansıyanlar

vizörümden yansıyanlar

1 Şubat 2011 Salı

İLK KAMP HEYECANI

Unutamayacağımız şeyler genelde hayatımızın güzel kabul ettiğimiz ilkleridir. Kaç yıl geçti bu ilkin üstünden ama o günkü heyecanımı hatırlamak bile heyecan verici... Gerçekten de kalbim pır pırdı ve karnımda kelebekler uçuşuyordu. Arada derin derin nefes alarak sakinleşmeye çalışmam da pek işe yaramıyordu.
Ehh malum ilk kamp adı üstünde. Çadır, mat vb. şeyler lazım. Arkadaşım, abim, kötü gün dostum Metin'le beraber bunları ucuz yollu hallettik birkaç gün önceden. Bolu Yedigöller kamp yerimiz. Hakan, Metin ve Bursa'dan İffet'le beraber gideceğiz. Köprüyü geçtikten hemen sonra buluşuyoruz.



İki 1200 GS ve bir 650 GS in yanında serçe kuşu gibi kalıyorum. Bundan sebep otoban boyunca pamuklar içinde korunarak, üç GS eskortluğunda yol alıyorum.




Nihayet otoban bitiyor. Bolu merkezde gerekli alışveriş yapılıp dağ yolunda enduroculuk oynamaya başlıyoruz. Yavaş ilerlememize rağmen toz duman her yer. Ancak o manzaradan bakışlarınızın çaldığı anlık haz ne tozu ne de başka bir şeyi düşündürüyor.



Yolda arada seyir molaları veriyoruz. İçmeye çalıştığım en soğuk sulardan biri... Üstüm başım tozla kaplanmış durumda. Yaramaz bir çocuk sevinciyle kirlenen cicilerinizle ilgilenmek yerine ana, orada olmanın tadını çıkarmaya dönüyorum keyifle.



Sonunda kamp alanına vardığımızda bütün gün bir şey yemediğimi fark ediyorum. Neden acaba? Aşk heyecanı bu olsa gerek:) Ama kurtlar gibi açım, hemen et mangal olayına girişiyor beyler. Açlıktan olsa gerek yemek sırasında fotoğraf çekmek kimsenin aklına gelmiyor. Sonrasında kamp alanında yalnız bir yürüyüşe çıkıyorum. Daha önce Karadeniz'e gitmediyseniz bu kadar yeşili bir arada görmemişsinizdir. Bunun hayranlığıyla dolanıyorum.




Bu fasıldan sonra çadırlarımızı kurmaya gidiyoruz. Kurumuş yapraklar üstünde gizli bir acemilikle bunu da hallediyoruz. Ama acemi olan benim tabii:) Bakın ne güzel görünüyorlar uzaktan!



İlk başlarda rahatsız edici olan kurbağaların bitip tükenmeyen çığlıkları bir süre sonra kulağınıza gelmiyor bile. Gelse de inanılmaz ama terapi gibi... Belki de bize bağırıyorlardır onları rahatsız ettiğimiz için.

Kurbağaların çığlıkları başka bir grubun şarkılarına karışıyor gecenin karanlığında. Başka bir tarafta gecenin sesini yakalamaya çalışan bir çift. Küçük minibüsleriyle iki haftada bir buraya geldiklerini söyleyen amcalar ateşi canhıraş bir şekilde körüklüyorlar. Onları seyrederken sanki ateşle aralarında özel bir bağ olduğunu düşünüyorum, belki sadece bu ateş için buradadırlar kim bilir? Bütün bu sesler ve görüntüler eşliğinde bir kamp için erken sayılabilecek bir saatte uyumak için çadıra giriyorum. Matın üstünde şekilden şekile girerek uyku tulumuna girmeye çalışıyorum. Gülüyorum kendi kendime:) Sonunda uzanmayı başarıyorum.

Sabah erken oluyor burda. Bir serinlik var ama çok keyifli. Ohhh şimdi güzel bir kahvaltı mmmm.....


Koruyucu meleklerim... Hakan, Metin ve İffet


Kahvaltıdan sonra mutlaka yapmanız gereken şey çevrede yürüyüşe çıkmak. Biz de öyle yapıyoruz.




Yürüyüş sonrası geri dönüş çalışmaları başlıyor. Motorlarımızı yükleyip kürkçü dükkanına yol alıyoruz.


25 Ocak 2011 Salı

HER ŞEY NASIL BAŞLADI?

Herkes çocukluğunda "Büyüyünce ne olcan bakim?" şeklindeki soruları cevaplamak zorunda kalmıştır. Ben hiç bilemedim ne diyeceğimi bu gibi sorulara. 
On - on bir yaşlarımda mahalleden arkadaşlarla Aliağa'nın tepelerinde, makilerin arasında kendimizce keşif yürüyüşleri yapardık. Boyumuzu aşan çalıların arasından geçerek nereye olduğunu bilmeden ilerlemekten ne kadar da haz alırdık. Çalıların arasında kimselerin geçmediği boşluklar bulup oraları kendi yerimiz bellerdik. Rengarenk yabani gelinciklerle donanmış bu cennetlerde varsa yer oturur "büyüyünce" zamanlarının hayallerini kurardık.
O günlerden birinde belki de etrafımda bolca gördüğüm mobiletlerin etkisiyle, motosikleti gezi aracı olarak kullanan biriyle karşılaşmadığım halde bütün arkadaşlarımı etkilemeyi başarmıştım "büyüyünce dünyayı motosikletle gezelim." diyerek. O yaşlarda bir çocuğun böyle bir etki yapması haliyle kendini de etkilemişti. Yabani çiçeklerin arasına uzanıp yaşadığımız dünyaya yabani hayaller kurmak hastalıklı bir hal olmuştu.

Lise yıllarında kuzenin motorunu sahil yolunda (trafik yok) denemelerle hastalık iyice yayılmıştı. Üstelik yol topraktı hatırlıyorum da:) şimdi de pek bir tırsağım toprakta, yusuf ve akrabalarıyla her daim..İlk sürdüğüm motorda buna benzer bir şeydi. Pedallarını bisiklet gibi çevirmek gerekirdi. Bir fotoğrafım var aslında o motorla, tarayıp ilk fırsatta ekleyeceğim.


Hastalığıma ilacını alma gayretlerini 2000'de İstanbul'a atandığım ilk yıl  gösterebildim. Ama maalesef çevremdeki istisnasız herkesin buranın İzmir olmadığını, canıma mı susadığı mı ısrar ve katiyetle söylemeleri beni caydırmıştı. Zaten pahalıydı da falan da filan... O yıllarda birbirini teşvik eden pek motosiklet grubu da yoktu sanırım ya da ben bilmiyordum. Derken hayatın işe gidip gelirken gittikçe daha saçma bir hal almaya başladığını fark ettiğim bir gün gazetede gördüğüm bu tarz bir ilan içimde ateşi yeniden tutuşturmuştu.

İnanamamıştım, ne kadar uygundu fiyatları. Sonradan nedenini öğrendiğim bu uygun fiyatlar benim harekete geçmeme sebep olmuştu. Hemen mevcut bütün motosiklet dergilerinden alıp çok açken yemeğe saldırdığımız gibi okumaya koyuldum her detayı ve her bilgiyi. Nihayetinde doğru olduğuna karar verdiğim bir sürücü kursuyla görüşüp beraber çalıştıkları eğitmenden dersler almaya başladım. Beni doğru ve adım adım yönlendiren bir hocam olduğu için çok şanslıydım. Bu yönlendirmeler sayesinde tipini çok beğenmesem de bir cbf150 ile mantık evliliği yaptım. Aman Allahım bu tipsiz şey için miydi evden otoparka yürürkenki onca heyecan? Kurtuluş'tan Levent'e ilk defa tek gittiğim günü hiç unutamam herhalde. Sanırım büyük, kocaman turlar yapanlar da benzer bir heyecan ve haz içinde oluyorlardır. İlerleyen günlerde bu haz gelişerek büyüdü. Hiç bitmemesini diliyorum. Keyifli sürüşler...